TAPINAKTAKİ KAZAN: BURMALI SÜTUN
Bugün Sultanahmet meydanında etrafı metal parmaklıklarla çevrili alanda duran İstanbul’un en eski Klasik Dönem eseri Burmalı Sütun açık hava koşullarında her geçen gün biraz daha tahrip oluyor. Burmalı sütun, Delfi’deki 2 bin 500 yıllık Apollon tapınağına sunulan üç ayaklı altın kazanın parçası olan İstanbul’daki nadide eserlerden biri.
Gülbahar BARAN ÇELİK
Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi
Yönetim Kurulu Üyesi / Genel Sekreter
|
|---|
İstanbul’un “tarihi yarımada”sında, Sultanahmet Meydanı’nda (Hipodrom-At Meydanı) bulunan Burmalı Sütun, İstanbul’un Klasik Dönemi’nden günümüze kadar gelen en eski anıtıdır.
Burmalı Sütun, Yunan kent devletlerinin, kendi ülkelerinde Persler’e karşı yaptıkları son büyük meydan savaşı olan Plataiai Savaşı’nda (MÖ 479), kazandıkları zafer adına buradan elde ettikleri ganimetlerle yaptıkları ve Delfi’deki Apollon Tapınağı’na MÖ 478-477 yılında sundukları üç ayaklı altın kazanın bir parçasıdır. Alt ve üst kısmı kırık sütunun yüksekliği 1970 yılına ait bir yayından* öğrenildiğine göre 535 cm ’dir. Sütunun bugün 29 kıvrımı mevcuttur.
Sütunun gövdesi üzerinde Persler’in yenilgiye uğratılmasında rol oynayan 31 kent devletinin adı yazılıdır. Yazıt bugün anıtın doğuya bakan (Sultanahmet Camii tarafı) yüzünde yukarıdan itibaren 13. kıvrımdan başlayarak, alt alta gelmek sureti ile 2. kıvrıma kadar devam etmektedir.
Yekpare ve içi boş olarak bronzdan dökülen sütun 3 yılanın birbirine dolanması ile meydana gelir. Sütunun ait olduğu anıtın şekliyle ilgili çeşitli görüşler öne sürülüp kesin bir sonuca varılmamış olmakla beraber, sütunu oluşturan üç başlı yılan gövdelerinin, yaklaşık 30-32. kıvrımdan sonra geniş açılı bir kıvrım yaparak birbirinden ayrıldığı ve uzun boyunlar üzerinde ağızları açık ve muhtemelen dilleri dışarı çıkık olarak üç ayaklı altın kazanı taşıdığı ya da ona destek olduğu kabul edilen görüşlerdendir.
Delfi Anıtı - Burmalı Sütun’un Hikayesi
Anıt, Delphi’deki Apollon tapınağına konduktan (MÖ 478-477) kısa bir süre sonra tahribata uğramaya başlamıştır. MÖ 353 yılında Delfi’yi zapt ve yağma eden Phokisliler tarafından kazanın altın kısımları çalınıp götürülmüş, yılan şeklindeki destek ise olduğu gibi bırakılmıştır.
Yılan başlarından birinin parçası 1848 yılında Ayasofya’nın tamiri esnasında o civarda yapılan bir kazıda bulunarak mimar Fossati tarafından o zamanlar yeni kurulan Asar-ı Atika Müzesi’ne (bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzeleri) teslim edilmiştir. Sütunun yılan başlarına ait tek örneğini teşkil eden bu buluntu, adı geçen müzenin “Çağlar Boyu İstanbul” sergi salonunda gösterimdedir. Buluntu, yılanın üst çenesi ile başının üst yarısını oluşturan kısma ait olup çene üzerindeki üçgen iri dişler oldukça belirgindir. Gözler, derin oyulmuş çizgilerle belirtilmiş yuvarlak çukurlar halindedir. Yapıldığı dönemde gözlerin kemik renkli taş veya cam hamurundan tamamlanmış olduğu düşünülmektedir. Yılan başlarının bu görüntüleri oldukça canlı ve hareketli hatta aynı zamanda belki korkunç bir ifadeyi de beraberinde taşımıştır. Vahşi ifadeli ve çok canlı görünüme sahip yılanlar Klasik Dönem sanatının şaheserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Diğer yandan böyle anıtsal bir eserin yekpare halde dökülmüş olması da bronz döküm tekniği açısından kabul edilen başka önemli bir noktadır.
Büyük Konstantin, Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti olarak seçtiği Konstantinopolis’i (dönemin Byzantion’u, günümüzün İstanbul’u) antik eserlerle süslemek istemiş ve aralarında Lysippos’un “Quadriga”sının da (San Marco Atları)olduğu birçok eserle birlikte, Delfi Anıtı’nı da (Burmalı Sütun) başkente getirerek hipodroma ya da onun yakınına yerleştirmiştir.
Anıtın bu dönemde Hipodrom’un neresinde sergilendiği tam olarak bilinmemektedir. Sütunun çevresinde St. Casson tarafından 1927 yılında yapılan kazılarda; hipodromun eksenine paralel giden bir su yolu bulunmuş ve bu su yolunun bir bölümünün sütunun tam altından geçtiği tespit edilmiştir. Bununla birlikte, sütunun bulunduğu yerde hipodromu ikiye ayıran spinaya ait izlerle, su yolunun yakınlarında daha eski bir döneme işaret eden duvar kalıntıları vardır. Bu ve benzeri nedenlerle Burmalı Sütun’un, Bizans İmparatorluğu’nun son zamanlarında bugün bulunduğu yere dikildiği düşünülmektedir.
Sütunun altından geçen su yolu ve fetihten kısa bir süre önce İstanbul’u ziyaret eden Bundelmonti’nin “…üç tunç yılanı birbirine dolanmış olarak gördük. Açık olan ağızlarından söylendiğine göre cirit oyunlarının yapıldığı günlerde su, şarap ve süt akarmış” gibi efsaneye benzer tanıklıkları ile anıtın, çeşme olarak kullanıldığı da düşünülür.
İlk dönemler Hipodrom’un çevresinde bir yerde duran sütunun Bizans’ın son dönemlerinde bugünkü yerine oturtulduğu anlaşılır. Bu tarihten sonra da günümüze kadar yer değiştirmeden kalır. Ancak zamanla, önce yılan başları olmak üzere deformasyona uğrar.
İlk hasar yılan başlarının birinin alt çenesinin kırılmasıyla gerçekleşir. Yılanın çenesinin kırılması İstanbul’da yılanların tılsımını azalttığı düşüncesini doğurur ve bu nedenle üzerinde çok durularak yazılmış bir olay haline gelir. Ancak kıranın kim olduğu konusunda farklı isimler üzerinde durulmuştur. Türk ve Bizans kaynaklarınca teyit edilmemekle birlikte bu olay, Fatih Sultan Mehmed’e mal edilir ve Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan “Hünername”de bu olay söz ve resimle tanımlanır. Metinde, Fatih’in At Meydanı’na geldikten sonra kargısını fırlatıp yılanın alt çenesini kırdığı belirtilmektedir. Fatih’in yanı sıra Kanuni ya da veziri İbrahim Paşa, II. Selim, IV. Murat gibi isimlerde konuyla ilişkilendirilen kişilerdendir.
Sütun 3 yılan başı ile birlikte son olarak Avrupalı gezgin A. de la Motraye’nin 1699’da yaptığı resimde görülmektedir. Aynı gezgin bir süre sonra İstanbul’a geri döndüğünde yılanların başlarının olmağını ifade eder. Bu tahribatın 5 Mayıs 1700’de kalabalık bir ekiple İstanbul’a gelen ve Hipodrom’a yakın bir yerde (belki İbrahim Paşa Sarayı’nda) misafir edilen Polonya elçisi Viniava Lescynski’nin adamları tarafından yapıldığını ileri sürer.
Seyahatnamelerden, yılan başlarının hangi tarihlerde yerinden koptuğu net olarak anlaşılamamaktadır. Fakat Osmanlı tarihçisi Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa “Nusretname” adlı eserinde 21 Ekim 1700 tarihinde akşam namazına denk gelen saat 17:20-17:30 arasında yılan başlarının yerinden büyük bir gürültü ile aniden kırıldığından söz etmektedir. Bu ifade ile üç başın aynı anda kırılmasının sebebi olarak, bir yıldırım isabeti düşünülmüş ancak bu mevsimde İstanbul’da yıldırım ve fırtınaların ender olduğu ve tarihçinin de bundan bahsetmemesi ile farklı sebepler önerilmiştir.
A. M. Mansel bu anlatımla; sütunun havanın en fazla etkilendiği üst kısımlarında ve sütunun en zayıf noktaları olan yılan boyunları ve bunların gövdeyle birleştiği noktalarda bronz pasının yoğunlaştığı ve anıtın içine nüfuz ederek derin çatlaklar oluşturduğu, Ekim ayı sonlarına doğru İstanbul’da yağması doğal olan sürekli yağmurlar ve büyük ısı değişiklikleri ile bu çatlakların büyümüş olabileceği ve bir hayli ağır olan büyük başlardan birini kırılması ile de bozulan dengenin diğerlerini de etkileyerek tüm başların birden kopmuş olabileceğini belirtmektedir.
Güncel Durum – Öneri
Sonuç olarak, Klasik Dönem’in şaheserleri arasında kabul edilen, içi boş döküm tekniği ile yekpare olarak yapılmış olan Delfi Anıtı’na ait bir parça olarak İstanbul’un merkezinde Sultanahmet meydanında bulunan Burmalı Sütun, adandığı yer olan Delfi’den başlayan ve daha sonra da getirildiği İstanbul’da devam eden tahribatlarla oldukça önemli kayıplar yaşamıştır. Açık ve kirli hava koşulları, mevsimsel değişiklikler ve beşeri tahribatlara tümüyle açık bulunan bu önemli anıtın dünyadaki benzer eserlere uygulanan koruma yöntemlerine kavuşması gerekmektedir.
Burmalı Sütun’la aynı dönemde İstanbul’a getirilen ve daha sonra Latin istilası döneminde (1204) Venedik’e götürülerek San Marco Katedralinin girişi üzerindeki bir platformda sergilenen, Lysippos tarafından yapılmış olan 4 bronz atın bulunduğu heykel grubu da açık hava koşullarından etkilendiği bilinen örneklerdendir.
Uzun süre açıkta teşhir edilen atların hava kirliliği ve mevsim değişiklikleri ile bozulmaya başladığı görülerek San Marco Katedrali’nde kapalı bir mekanda sergilenmeye alındıkları bilinmektedir. Eski yerinde ise eserin replikası sergilenmektedir.
Kentimizin en erken döneme ait bronz eseri olan, Klasik Dönem’in sosyal, siyasi ve teknolojik açıdan son derece öneme sahip eserlerinden, üzeri yazıtlı Burmalı Sütun’un da daha fazla tahribata açık bırakılmasının doğru olmadığı ve anıtın bir an önce kapalı bir mekana kaldırılarak yerine replikasının hatta rekonstrüksiyon denemelerinden en çok kabul edileninin (kendi alaşımlarına uygun malzeme ile) meydanda sergilenmesinin çok önemli ve hatta gerekli olduğu görülmektedir.
Sütunun yerinden kaldırılması, onarılması ve replikasının yapılması işleminin, konusunda deneyimli bilim adamlarının katılımı ile oluşturulan bir ekip tarafından, son derece dikkatli yapılması ise önemli ve hassas bir nokta olarak göz önünde bulundurulmalıdır.
Orijinal eserin konservasyonunun yapılmasının ardından kendisine ait tek parçası olan yılan başlarından birinin üst yarısının bulunduğu, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmesi önerilebilir.
2010’da Avrupa’nın Kültür Başkenti olacak İstanbul, bu derece önemli bir eseri koruyarak geleceğe aktarmayı hak etmektedir. Eserin yapılan replikasının bir örneğinin ise orijinal yerinde sergilenmek üzere, Delfi’ye hediye edilmesi de çok anlamlı olacaktır.
Not: Bu yazının hazırlanmasında A. Müfid Mansel’in “İstanbul’daki Burmalı Sütun, Bugüne Kadar Yapılan Araştırmalara Toplu Bir Bakış” başlıklı makalesinden yararlanılmıştır.
Kaynak: Mansel 1970: Mansel A. M. “İstanbul’daki Burmalı Sütun, Bugüne Kadar Yapılan Araştırmalara Toplu Bir Bakış” Belleten XXXIV sayı. 134, s. 189-209, Ankara
ARKEOLOGLAR DERNEĞİ İSTANBUL ŞUBESİ